|
Gazeteci yazar Ece Temelkuran:
“Rüzgar hep komplodan yana esiyor”
Bu yıl Sevinç Özgüner anısına düzenlenen “İnsan Hakları, Barış ve
Demokrasi Ödülü”nü alan Ece Temelkuran “Bilginin değil, bilgisizliğin, ışığın
değil karanlığın bizi yönlendirdiği bir noktadayız” diyor.

Demokrasi mücadelesinde önemli bir isim olan Meslektaşımız Sevinç Özgüner'i Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların ve Danıştay'a yapılan saldırıların taze olduğu bir dönemde andık. Demokrasi düşmanlarınca bundan 23 yıl önce öldürülen Dişhekimi Sevinç Özgüner'in anısına her yıl düzenlenen İnsan Hakları, Barış ve Demokrasi” ödülü gerek ülkemizde, gerekse içinde bulunduğumuz coğrafyada şiddete dayalı çözümlerin arttığı bir dönemde ısrarla barış mesajları veren Gazeteci Yazar Ece Temelkuran'a verildi. Ece Temelkuran'la bu can yakıcı sorunu konuştuk.
23 Mayıs 2006 tarihinde Dişhekimi Sevinç Özgüner'in ölüm yıldönümüydü. İstanbul Tabip Odası tarafından her yıl Özgüner'in adına düzenlenen “İnsan Hakları, Barış ve Demokrasi Ödülü”nü bu yıl siz aldınız. Duygu ve düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?
Ödül töreninde de söylediğim gibi, bütün bu kerterizsizlik içinde vicdan ve adaletten yana tavır koyan, özgürlüğün ve eşitliğin savunucusu olan bir kurum tarafından, üstelik insan hakları adına verilen bir ödüle değer bulunmak onur verici. Diğer yandan, katliamlar ve karmaşayla yaşanan bir döneme ait temiz bir isim için verilen bir ödül almak da önemli benim için. O kadar çok insan öldürüldü ki, Türkiye yakın tarihinde bu isimlerin yeni kuşaklara böyle ödüllerle aktarılmasını anlamlı buluyorum.
İnsan hakları, barış ve demokrasi birbirleriyle çok bağlantılı kavramlar. Ancak biz Türkiye vatandaşları olarak hem insan hakları, hem barış hem de demokrasi alanlarında kötü deneyimler yaşadık, yaşıyoruz. Siz bu bağlamda, Türkiye'deki son gelişmeleri, Şemdinli'deki olayları, Cumhuriyet gazetesine ve Danıştay'a yapılan saldırıları, saldırılar sonrasında yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Herhalde herkes gibi, öncelikle korku duyuyorum. Korkunun en önemli kaynağı bilmemektir, bilinmeyendir. Ben de sanırım birçok insan gibi, bir bilinmeyene doğru gittiğimizi, götürüldüğümüzü hissediyorum. Rüzgar hep komplodan yana esiyor. Bilginin değil, bilgisizliğin, ışığın değil karanlığın bizi yönlendirdiği bir noktadayız sanırım. Bir sürü adam, çok önemli süsü verilmiş çok önemsiz laflar ediyor siyaset arenasında ve entelektüel platformda. Şu anda kimsenin hakikatin kendisine dokunabildiğini şahsen ben hissetmiyorum.
Diğer yandan bir bilgi parçacıkları sağanıyla müthiş bir dezenformasyon sürüyor. Sanırım 80 darbesinin en genel anlamda amacına ulaştığını izliyoruz hep birlikte: Ülkeyi siyasetler, düşünceler, bilgiler değil, ideolojisizlik, düşüncesizlik ve bilgisizlik yönlendiriyor. Gerçek bir “darbe toplumu” olduğumuzun en iyi ifadesi olduğunu düşünüyorum bugün yaşananların.
Susurluk skandalı sonrasında devlet bağlantılı çetelere yönelik olarak kamuoyundan yükselen tepkilerle, özellikle Danıştay saldırısı sonrasında gösterilen tepkileri kıyasladığınızda, neler söyleyebilirsiniz?
Herhalde siz de bu soruyu sorarken bir tepki verme anlamında geri çekiliş olduğunu düşünerek soruyorsunuz. Doğrudur; böyle bir geri çekiliş var. Ama ben artık entelektüel anlamda bunu teşhis etmenin bir kıymeti olmadığını düşünüyorum. Toplumdaki duyarsızlaşmadan, belleksizlikten, sağcılaşmadan söz etmenin bence artık ne ilginç ne de anlamlı bir yanı var. Bu bir klişe artık. Eğer aydın birileri varsa bence bu cümlelerin ötesine geçip ne yapacağımızı, ne yapmak gerektiği üzerine düşüncelerini söylemeli. Bu anlamda ben kötümser teşhisi yinelemektense, entelektüel enerjinin bunun tam tersi bir kamuoyu yaratmaya harcanmasının anlamlı olduğunu düşünüyorum. 80 sonrasında bu tespit etme işi üzerinden çok “kariyer” yapıldı. Artık aydınların bu kariyerist tutumlarından vazgeçmesi, ne yapılacaksa yapılması ve, bu yapılanlara kendilerinin de katılması gerektiği görüşündeyim.
Siz özellikle Latin Amerika'daki gelişmeleri de yakından izleyen bir gazetecisiniz. Latin Amerika ülkelerinde çetelere, kirli savaşlara, insan hakları ihlallerine karşı verilen mücadeleyle Türkiye'deki mücadele arasında nasıl bir kıyaslama yapılabilir?
Herhalde pek yapılamaz! Doğrusu toplumları karşılaştırmanın çok da anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Zira biz Ortadoğulu bir toplumuz, onlar Latin Amerikalı. Bu zaten çok temelde bir farklılık yarattığı gibi, eğer kıyaslama yaparsak bu kıyasın sonuçları bizim asabımızı bozabilir. Ben, burada, bizim koşullarımızda ne yapılacağının düşünülmesi gerektiğini söylüyorum. Ortadoğulu bir toplumda linç kültürünü, çete kültürünü yenmek için ne yapabiliriz? Soruyu böyle sormak gerek herhalde.
Bir gazeteci olarak basının genel anlamda Türkiye'deki demokrasi, insan hakları ve barış çabalarına gereken katkıyı verdiğini düşünüyor musunuz? Basın halkı bilgilendirme görevini mi yerine getiriyor, yoksa kamuoyunu yönlendirme girişimlerine mi alet oluyor?
Soruyu soruşunuzdan belli ki aynı şeyleri düşünüyoruz. Elbette yanıtlar olumsuz olacaktır böyle sorulara. Ama soruyu bence Türkiye diye değil de, başlangıçta bu işlerin taşıyıcıları olarak sormak gerekiyor. Öncelikle biz, bize düşeni ya da kendimize biçtiğimiz misyonu yerine getirebiliyor muyuz? Bu soruya cevaplarken kendi kendimizi dövmeden, birbirimizi yermeden, kanlı hesaplaşmalara girmeden bir düşünce süreci başlatabiliriz. Cevapların o süreçte olacağını düşünüyorum ben. Bütün soruları cevaplamak için öncelikle hakikaten samimi olmamız gerekiyor. |