‘Ben böyle bir kalitesizlik istemiyorum’

Aliye dizisinin kalender dişhekimi.. yıllardır beğeniyle dinlediğimiz bir müzisyen... Sanatın romantik ‘amca’sı İlhan Şeşen’le, müziği,
televizyonu ve hayatı konuştuk..
Dişhekimlerinin gündemine girmenizin temelinde "Aliye" dizisindeki dişhekimi rolünüz var elbette. Ama dişhekimleri sizi müzik geçmişinizle tanıyor zaten. 68’lere uzanan bir müzik geçmişi. Kısaca özetlemek gerekirse; Türkiye’de müzik ortamının değişimi ve sizin bu ortam içinde durduğunuz yer bu süre içerisinde nasıl değişti?
Samimi söylüyorum, bunları bilmiyorum. Nereden nereye gitti? Genel bir şey, bütün bir değişimin genel ifadesini bilmiyorum. Ancak çok kabaca ikiye ayırmak mümkün. Eskiden daha romantikti. Şimdi o kadar romantik değil. Ben sadece bu gidiş içinde kendimi biliyorum. Zaten kendini bilmen yeter. Herhangi bir şeye, birinin yaptığına karşı çıkarak değil. Ama benim yaptığım iyi, benim şarkılarım güzel diye düşünüyorum. Neden? Bunlar ticari değil. Değişime direnmek değil, olduğum yerde durarak aynı şeyleri yazmak suretiyle böyle oldu. Zaten başka türlü olmasına da imkan yok. Bir şeyleri iterek falan, geldiğiniz yer öyle çok ciddi bir yer olamaz.
Hakikaten sıkıntıya çok sıkıntıya düştüğüm anlarda dahi müzik yapmaya devam ettiğimi hatırlıyorum. Sırf bu yüzden bu iş artık olmayacak dediğim, umutsuzluğa düştüğüm anlarda kendimi kapatıp evde, inandığım için değil, sanki kendimi mecbur hissederek şarkı yazmaya devam ettim. Sanki mecbur hissederek hatta şu psikoloji içinde "Yahu param yok, pulum yok, dışarıda arkadaşım yok". İnsan parası, pulu olmayınca, dışarıda hiçbir sevdiği olmadığına inanıyor. Kapandım içime; o içime kapandığım anlarda evde tek başıma oturup, bari şarkı yapayım dedim. Yani demek ki bu bende kimsenin vermediği bir meslek. Demek ki ben bunu hiç kimseden hiçbir şey beklemeden sadece kendim için yapmışım. Kendim için yazmışım ama başkaları için de bazı sonuçlar doğurmuş…
Bütün bu gidişler içinde benim yer alışım bu şekilde diye, ben geriye baktığımda görebiliyorum. İnsan nereden geriye dönüp bakabilir? Zirveden. Ben bir zirve yaptım. Bunu bir alçak gönüllülükle söylüyorum. Benim bir zirvem oldu... Çıktım dağın tepesine, baktım oradan aşağıya. Bundan daha müthiş bir şey yapabilmem ihtimaller dünyasında var. Ama o, gerçekten benim çıktığım son nokta da olabilir.
İyi müzik yapıyorsunuz. Ama bu konuda doğru dürüst bir birikimi olmayan bir başkası çok farklı yerlere gelebiliyor. Bunun yarattığı bir sıkıntı olmuyor mu?
Oluyor, nasıl oluyor? Bir kere param yok diyorsunuz. İş paraya geldiğinde çok büyük bir samimiyetle söylüyorum. Bugün parayla herhangi bir alakan olmaması lazım. Neye dayanarak söylüyorum? Telif Hakları Yasası’na dayanarak söylüyorum. O yasada yazan hakkımın bana teslim edilmesi halinde benim parayla hiçbir alakam olmaz. Dışarıda örnekleri var. Bir şarkıyla müthiş patlayan insan zaten parayla bütün alakasını kesiyor. Neden kesiyor? Çünkü çalınan her yerden, ticari olarak çalınan her yerden, isterse biri canlı söylesin; o şarkıyı yapana para yağıyor. İşte bir adam çıkıyor, televizyona, paralar kazanıyor. Onun belli bir psikolojik sıkıntısı oluyor. Ama ben şunu kabul ediyorum. Bazı meslekleri yapanlar çoktur. Bazı meslekleri yapanlar azdır. Az olması onun müthiş bir şey olduğunu göstermez. O bir meslektir. Beste yapan, benim gibi hem beste yapacak, hem şarkı söyleyecek. Sözü, müziği kendine ait insan çok yoktur. Dünyada da az. Bu tür şeylere ben değer vermem. Sonuç olarak kendim de bu işi yapıyorum diye, çok ciddi yapıyorum diye pek değer vermem. Bu alçak gönüllülük değil. Ender olan üstün değildir. Bu durumda bu insanlar ender, dolayısıyla müthiş bir teşvik olması lazım... Dolayısıyla bunun karşılığının çok büyük olması lazım. Ben şu an da Türkiye’de bin-2 bin zenginden biri olmalıydım... Bu afaki şikayet değil. Yasanın bana teslim ettiği hak. Barlardan, mağazalardan benim müziğimi, eser sahibinin müziğini ticari olarak kullanan her yerden üçer, beşer kuruş akmalı ve bunlar bana gelmeli ve ben artık şarkı yapmak zorunda kalmamalıyım.
‘Toplum istiyor, halk bunu tüketiyor’ deniyor sıkça. Bu gerçekten böyle mi?
Halk bunu beğeniyor. Kim bu halk dedikleri, bu halk adına konuşmak ne? "Ben halkın sesini dile getiriyorum" diye bir iddiada kimse bulunamaz. Halk dediğiniz şey beni de, sizi de kapsıyor. Bu manasızlığa ben asla düşemem. Bu manasızlığa düştüğüm gün öleyim daha iyi. "Halk böyle istiyor" diye büyük bir genelden bahsetme yetkisini kendilerinde nasıl buluyorlar? Bana hakaret ediliyor. "Halk böyle istiyor" diyerek. Çünkü ben halkım. Ben böyle bir kalitesizlik istemiyorum. Ben diyorum ki: Ben bunu istemiyorum. Neden hakarettir? Bana diyorlar ki sen kötü istiyorsun. Doğrusu ben bu konuyu bu kadar kesin, çok sert karşılıyorum. Ve kim söylerse söylesin zırvalıyor. Çoğunluk dediği zaman kabul, ama halk dediği zaman ben de giriyorum.
Bu ‘halkın beğenileriyle’ ortaya sunulan şeyler, çabuk tüketilir olmasından dolayı bir kalite arayışına neden oldu mu ? Kaliteli müzisyenleri, iyi yorumcuları ekrana taşımak. Onlarla ilgili programlar yapmak gibi...
Bu dönem popüler olursun, sonra olmazsın. Popüler… Adı üzerinde popüler. Bu bir noktada da popülerliğinden kaybetmeye de mahkum. Popüler müzik hiç kalamaz. Bu özelliğini bilerek yapmak lazım. Bu eşyanın tabiatıyla ilgili bir şey. O meslek gibi gördüğünüz, meşakkatli olarak yarattığınız eseriniz iki şekilde değerlendiriliyor. Bir, ciddi müzik. İki, eğlencelik müzik. Ciddi müzik diye bir şey var. Ciddi; hem süre olarak hem de nitelik ve nicelik olarak... Ben eğitimli insanın, eğitim diyorum da, kim bu eğitimli insan? Eğer bir insanın belirli bir konuda uzman olduğu kabul edilmişse, o işi yapıyorsa o zaman o eğitimli insandır. Bu kadar basit eğitimli insan. Asgari bazda uzman olarak düşünülmüş. Dolayısıyla şimdi orada demişler. Ciddi müzik, eğlence müziği; eğlence müziği üç dakikalık bir şey ama ciddi müzik başka bir hava, o kalır.
Klasik olmuş müzik de artık her dönem bir şey ifade eder. Her dönem insani duyguya parmak basan şarkılar da var. Onlar klasik eserler. Her zaman dönem dönem kendi kendinize söylemek istediğiniz bir takım parçalar var.
Diziler için ne söylenebilir …
Ben şahsen "Aliye" dizisi içinde olan bir insan olmama rağmen genel olarak onaylıyorum. En azından onun zararlı olduğunu kimse bana iddia edemez. Ben orada dişhekimliği yaparken bir şeyi doğru tutamayabilirim, ama o tamamen benim suçumdur.
Durum komedilerinde paragöz, işini yapıp parasını alan, parayı çok seven insanlar gibi yansıtılıyor dişhekimleri. Ama sizin dizinize bakıyorum. Çok farklı, insancıl yardımsever ahlaklı bir karakter. Sizin dişhekimleri hakkındaki düşüncelerinizle, oynadığınız karakter örtüşüyor mu?
Bir arkadaşım, öyle bir tip. Biraz sanki ona yazılmış gibi bir şey. Kalender, boşver falan der para meselelerinde.
Belirli mesleklerde, meslek ahlakı ya da düzünden ‘ahlak’, sonuçları itibarıyla diğer mesleklere göre sanki daha yakıcı, daha olmazsa olmaz.
Şimdi ben bir müzik yaptım çok tutmadı. Bir insanın dişi konusunda çok yanlış bir şey yaptığınız zaman küçük yaşta yapılan bir hatayla, 60 sene yaşanan bir hayatı çileler haline sokuyorsun. Bence -kutsal lafını sevmem ama - kutsal bir meslek. En önemli meslek hekimlik, ondan daha önemli meslek göremiyorum.
Kapalı bir mekanda, sınırlı bir alanda çalışan dişhekimlerinin toplumla, yaşamla ilişkilenmek adına sanatla ilgilenmelerinin önemli olduğunu düşünüyor musunuz?
Doktorlardan çok çıkar, dişhekimlerinden de. Enteresan biraz ama enstrüman çalmayan birine gülüyorum ben... Nasıl bir enstrüman çalmazsın? Nasıl olabilir böyle bir şey? Gülüyorum. Komik buluyorum. Ne demek bu ya? Bunu ciddi söylüyorum. Bir enstrüman çalmayan insana şaşıyorum. Bir kaval, bir mızıka çalmayana şaşıyorum. Çok kolay bir şey. Sevmek değil, azim olması gerekiyor. Yeterince zaman harcamak lazım. İster tutkulu, ister tutkusuz. Bir enstrümanın sıkıntısı üç aydır. Ben en azından lafı sözü dinlenen bir insanım. Siz şu an benim söylediğime uysanız. Üç ay sonra hangi enstrümanı isterseniz çalarsınız. Bir ses çıkarırsınız. Üç ay sonra kendi evinizde, tek başına kaldığınız zamanlarda hiç farkında olmadan hayatınızla beraber kendi kendine ilerleyen başka bir şey olur. Sonuçta bu sadece müzisyenlerin işi değil. Batıda çalmayan yok. Bir enstrümanın insana şöyle bir etkisi var. Dışarıyla kavga etmeyi önlüyor. Çünkü üç ay enstrümanla öyle bir kavga ediyorsun ki... "Ben bunu yapamayacağım" duygusu üç ay sürüyor. Bakıyorsun üç ay sonra, üç ay önceki gibi değilsin gitar çalıyorsun. Bir de şarkı söylüyorsan. Üç ay sonra hayatının bir parçası oluyor. Az ilerle, çok ilerle, aynı yerde kal; hiç farketmez…
Yunanlı müzisyenlerle ortak çalışmalar yapıyorsunuz zaman zaman. Yunanistan’a gittiğinizde bu çalışmalar esnasında herhangi bir zorlukla karşılaşıyor musunuz? Türkiye’de; "Yunandan dost olmaz" gibi bir düşünceye saplanmış insanlar da var. Orada da böyle bir şey var mı?
Ağır bir konu. Ama benim için son derece hafif. Ben halletmişim Yunanlılarla bu konuyu. Bu düşmanlık besleniyor ama. Her iki tarafın da geçmişte haklı yönleri olabilir ama bunlar geçmişte kaldı. Benim anlayışımda millet diye bir şey yok. Çok berbat bir durum, kapılardan geçmek, sınırlarda kontrol edilmek. Ben şunu biliyorum, ben zarar vermeyeceğim. Yanımdaki komşumdan benim düşman diye söz etmem mümkün değil. Ben şarkılarımda Türk- Yunan dostluğu için çabalamıyorum. Çünkü Türkler ve Yunanlar zaten dosttur.
|