Bir sanatçı hekim: İHSAN ÜNLÜER
Dişhekimi Zeynep Aldoğan

"Tıpta ‘sıvak’ dediğimiz bir tabir vardır. Mesela şu ıhlamurun içine aspirini atarsınız... Bu, aspirinin sıvakı olur.. Yani ilacı kamufle eden şey. Belirli bir konuyu anlatmak istiyorsunuz. Mizahı buna sıvak yapıyorsunuz. Ben de hekimliği anlatmak istiyorum. Bunu mizaha sıvadım. Mizah zaten tek başına olduğu zaman mizah değildir. Böyle başladım."
Dr. İhsan Ünlüer yazarlık serüvenine atılışını böyle anlatır bir ropörtajda. Hekimlik, mizah yazarlığı, karikatüristlik ve derken opera sanatçılığı... Bu dört uğraşı başarıyla yaşamına sığdırmıştır Dr. İhsan Ünlüer; koltuğunun altına dört koca karpuz sığdırmıştır. Haliyle renkli bir kişiliktir, hemen dikkatleri üstüne toplar. Nüktedan olduğu, her işe mizah katmayı bildiği için, son derecede ciddi tıbbi konularda bile insanı güldürmeyi, soğuk resmi havayı dağıtmayı bilir.
Ama isterseniz gelin onu biraz daha yakından tanıyalım:
İhsan Ünlüer kadın doğum uzmanı bir hekimdir. Bu, onu tanınmış biri yapmaya yetmez elbette. Ama yanı sıra bir opera sanatçısıdır. Bitmedi, karikatüristtir ve en önemlisi yıllar boyu Cumhuriyet gazetesindeki köşesinden okurlara seslenmiş bir mizah yazarıdır. İki de kitabı yayınlanmıştır.
Ama gelin görün ki, bugün genç kuşaklar içinde onu tanıyan çok insan olduğunu sanmam.
O, yoksul bir kunduracının oğlu olarak, kendisine maddi sıkıntı yaşatmayacak bir meslek vaat edeceği düşüncesiyle askeri tıbbiyeyi seçmiş, ama içindeki resim ve mizah duygusuyla baş edemediği için sürekli meslek dışı kaçamaklar yapmış, hatta doğruca, işine mizah ve resmi bulaştırmıştır.
Örneğin kadın doğum kliniğinde ihtisas tezini genital malformasyonların cerrahi tedavisi konusunda cerrahi bir resim atlasıyla verir. Daha sonra o günleri şöyle anlatacaktır:
"Bizim jinekoloji uzmanı hocamız vardı. Derste ameliyatların resmini çizin derdi, çizerdik. Tabii işte insanın içinde olan şey. Ben de resim yerine işi karikatürize ederdim. Bu arada hocayı da çizerdim."
"Tıp fakültemizde tüm bilim dalı neşriyatlarını ve cerrahi kitaplarımızın sayfalarını gelişen yeteneğimle süsledim. Daha sonra tüm cerrahi resimlerimi ve tıp konusundaki karikatürlerimi dört kez İstanbul’da bir kez de Akşehir’de Nasrettin Hoca Festivali’nde enternasyonal düzeyde sergiledim."
Hayatını hekimlikten kazansa da karikatür ve mizah yazılarını ikinci bir uğraş olarak sürdürür. Sonra bir gün Doğan Nadi’den Cumhuriyet’e düzenli yazması teklifi alır. Ağırlıklı olarak, tıp konularını mizah yoluyla ele alacaktır. Yazılarına başlar, çoğu zaman işlediği konuyu çarpıcılaştıran karikatürlerle bezer onları. Bu işte büyük başarı elde eder. Öyle ki, geniş bir okur kitlesi oluşur. Onun bu yazılarından derlenen "Oku Oku Budur Sonu" kitabı birkaç yılda yedi baskı yapar.
Onun mizahi üslubunun tıp konularına nasıl yansıdığını yine onun "Bilinçaltı" başlıklı yazısına başvurarak görelim:
"Altmışlık adam yirmilik kıza ‘hürmet ve saygılarımı aktarırım hamfendi’ diye iltifat sıkarken içinden şöyle söyleniyordu gerçekte: ‘Canını yiyeyim senin yavrumm..’ Küçük memur genel müdürün önünde elpençe durmuş: ‘Evet efendim sepet efendim, haki-payinizim, ayak tozunuzum, kölenizim efendim...’ derken içinden söyle söyletiyordu bilinçaltını: ‘Ah ulan bir bıraksalar yerim seni lan..’ Günah çıkaran papaz ve nutuk atan abdestsiz politikacı da Tanrının adına sığınıp rol keserlerken gerçekte şeytandan yanaydılar. Şu mini etekli dilberi yutkunarak izledikten sonra aklımızdan geçenleri açığa vursak muhakkak ki bizi polise verir kız.
Yalnız içtepilerimizi değil tüm korku, nefret gibi duyularımızı, fikir ve çıkarlarımızı tehdit eden gerçekleri hep kirli çamaşır bohçası halindeki bilinçaltımıza atıyoruz. Böylece adeta cinayet, rezalet, kazuret, melanet partileri koalisyonu halindeki saldırgan, hostil niteliklerimizi de kapsıyor bilinçaltımız. İnsanın bilinçle düşündüğünü sandığı şeylerin çoğu gerçekte bilinçdışıydı. İnsanoğlu bilinmeyen gerçekler tarafından yönetilmekteydi, bu yüzden özgür değildi. İnsanın özgür olması ve ruh sağlığına kavuşması için kendini yöneten bilinçdışı gerçeklerin farkına varması gerekiyordu."
İhsan Ünlüer’in bir de opera sanatçılığı vardır.
Üniversitedeki kadın doğum hocası Tevfik Remzi Kazancıgil’in yüreklendirmesiyle doktorluk ve opera sanatçılığını bir arada yürütmeye başlar.
Kimi zaman ameliyattan kalan talk pudrası, hastaneden çıkıp sahneye koşan İhsan Ünlüer’in makyajı yerine geçecektir. İhsan Ünlüer müzik kariyerini İstanbul Devlet Opera Stüdyosu’nda beş yıl, İtalyan Kültür Derneği’nde üç yıl şan ve müzik dersleri alarak yapar. Madam Butterfly operasında oynadığı Amerikan Deniz Teğmeni Benjamin Franklin Pinkerton başrolüyle haklı bir üne kavuşur.
İhsan Ünlüer bu sırada 27 Mayıs 1960 sonrası üniversiteden uzaklaştırılan 147 öğretim üyesinden biri olduğu için hekimlik görevini yapamamakta, yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle bir ilaç firmasında çalışmaktadır. Bu Amerikan ilaç firması yaptığı iş anlaşmasında, çalışanlarına başka bir işle uğraşmalarını yasaklamıştır. Operadaki rolünün kimsenin dikkatini çekmeyeceğini ve böylece iki işi bir arada yürütebileceğini düşünür. Ama durum farklı gelişir. Ünlüer nereden bilsin operada başrolü alacağını; isminin sokak ilanlarında afişe edileceğini... Oyunun gala gecesinde İstanbul’daki pek çok Amerikalı doldurur salonu. Gerisini Ünlüer’den dinleyelim:
"Durum hoş olmadığından ve Amerikan İlaç firmasındaki işime son verilme korkusuyla üzgündüm. Ama sahnedeki rolümle, çalıştığım firmanın milliyeti arasındaki özdeşlik bana teselli veriyordu. O gece temsil başladı; ilk perde: ‘Dünya doludur bin türlü heyecanla, bir Amerikan denizcisine vatandır her yer’ aryasını attım. Böylece aryanın sonunda dünyanın her ülkesinin sahanlığına demir atan uçarı Amerikan askeri olarak Amerikan konsolosu mister şapkasıyla birlikte Amerika şerefine kadeh kaldırarak allegretto bağırmento makamında ‘America Forever! -Yaşasın Amerika’ diye birinci perdeyi tamamladık. Çiçekler ve alkışlar... oyun bitti. Eve dönüşte öğrendik ki Amerikan Deniz Teğmeni Benjamin Franklin Pinkerton o günkü süksesine karşın Amerikan ilaç firmasındaki işinden atılmıştı."
Kadıköy Bahariye’deki bir sokak onun adını taşır. 25 yıl öncesinin Cumhuriyet okurları bugün de onu anımsayacaklardır muhakkak. Ama ondan neredeyse 20 yıldır hiç söz edilmemesi, genç kuşakların onu tanımaması, eserlerinin yeniden basılmaması ne acı.
Biz anımsatalım istedik. Ve bir de sonuç çıkaralım: Ünlüer, bize mesleğimizi başarıyla yaparken pekala başka yaratıcı işler de yapabileceğimizin en güzel örneğidir. Hekim sanatçılarımızın çoğalması dileğiyle…º
Cerrah Tarık Minkari’nin gözünden İhsan Ünlüer
Dr Ünlüer’in kuşağı bilim ve sanat alanında değerli insanlar yetiştiren öncü bir kuşaktı. Dünyaca ünlü cerrahımız Tarık Minkari de İhsan Ünlüer’in sınıf arkadaşıdır. Aşağıda Minkari’nin, arkadaşı İhsan Ünlüer’le ilgili bir anısına yer veriyoruz.
Fakülte sıralarındayken iki hocamı çok sevmiştim: Prof. Koswig ve Prof. Schwartz. İkisi de 1933’te Almanya’dan gelmiş, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev almışlardı. Prof. Schwartz babacandı, öğrencilerini sever ve korurdu, şaka yapmaktan hoşlanırdı. Derse tepsi üstünde, formol içinde kurumuş, büzülmüş organlar getirir, bizleri masanın etrafında toplar, onları bize tek tek gösterir, anlatır, öğretirdi. O gün masanın üstünde kurumuş pankreas ve karaciğer dokuları, ayrıca şeffaf bir bardak içinde, limoni bir miktar sıvı vardı.
Hoca gözlerini üstümüzde dolaştırdıktan sonra kurbanını seçti. İhsan’ı aşağıya çağırdı.
(İhsan Ünlüer askeri tıbbiyeli, uzun boylu, atletik, üstüne okka gibi oturmuş elbisesiyle ilah gibiydi. Sonraki yaşantısında doktor, jinekolog, artist, Carmen’in Don Jose’si, yazar, karikatürist, mukallit, hayat dolu bir dostumdu.)
İhsan aşağı indi, Hoca bir elini İhsan’ın omzuna koyduktan sonra dersi anlatmaya başladı.
"Bakın çocuklar, sizin kuşak çok talihli. Şimdi idrarda şeker olup olmadığını anlamak için birkaç damla ilaç damlatmak yetiyor. Halbuki benim babamın devrinde doktor idrarda şekerin olup olmadığını anlamak için onu tadardı" dedi ve masanın üstündeki bardağın içine parmağını batırdıktan sonra onu yaladı.
Bizim soluğumuz kesildi, iğrendik.
İhsan’a döndü, onun gözlerinin içine baka baka "Haydi çocuk sen de yap" dedi.
İhsan dondu kaldı, parmağını bardağa doğru uzatamadı. Hoca ısrar etti: "Haydi çocuk ben denedim ölmedim, sen de dene."
İhsan utandı, sıkıldı ama direnemedi. İstemeye istemeye sağ elinin işaret parmağını bardağa batırdı ve sonra onu iğrene iğrene yaladı.
Hoca sinsi sinsi güldü. Bize dönerek: "Hekim her şeyden evvel çok iyi bir observatör olmalıdır" dedi.
Sonra parmaklarını göstererek; "Ben bu parmağımı batırdım ama şu parmağımı yaladım. Halbuki genç arkadaşımız aynı parmağını batırdı, aynı parmağını yaladı."
Hepimiz şaşkın şaşkın bakarken bu kez hoca uzandı, içmeye başladı. Yarısına gelince kadehi İhsan’a uzattı. "Güzelmiş dedi. Hadi sen de iç."
İhsan suratını buruşturdu ve öğürdü.
Hoca sakin: "Şerbet güzel, niçin kusuyorsun?"
İhsan inanmadı ve içmedi.
Hiçbir derste bu kadar eğlenmedim. |