Kyoto Protokülü küresel ısınmanın önüne geçebilir mi?
1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanan Kyoto Protokolü, 16 Şubat 2005 tarihinden itibaren Rusya’nın 60 gün önce protokolü imzalamasıyla birlikte yürürlüğe girdi. Gelişmiş ülkelerin emisyon salınımlarını 1990 yılına göre %5.2 azaltılmasını hedefleyen protokol, iklim değişimine karşı mücadelede önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Greenpeace Akdeniz Ofisi Enerji Kampanyası sorumlusu Özgür Gürbüz’le Kyoto Protokolünü değerlendirdik.


Kyoto protokolu nedir? Neyi hedefliyor?
Kyoto Protokolü, insan etkileriyle ortaya çıkan iklim değişikliğini önlemek için ortaya atılmış bir araç. 1992 yılında Rio’da yapılan zirvede iklim politikasını değiştirmeye yönelik ilk mücadele başladı. Birleşmiş Milletler, hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’ni oluşturan 3000’e yakın bilim insanının uyarılarıyla, iklim değişikliklerinin önlenmesi için 1994 yılında İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nın yapılmasını sağladı. 1997 yılında 150 ülkenin katılımıyla Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Protokolün aslında çok yalın bir hedefi var: Protokole taraf olan gelişmiş ülkelerin karbondioksit emisyonlarının, daha doğrusu sera gazı emisyonlarının yoğunluğunun 2008-2012 yıllarına gelindiğinde, 1990 yılına göre %5.2 azaltılması.
Küresel ısınmanın etkilerinden biraz bahsedebilir misiniz?
Küresel ısınma dünyanın ortalama sıcaklığıyla ilgili. Dünyanın ortalama sıcaklığı sanayi devriminden beri 0.8 derece artmış. 1800’lü yıllardan beri bakıldığında ani bir yükseliş göze çarpıyor. Bunun sonucu olarak kutuplardaki buzulların erimesiyle denizlerdeki su seviyeleri yükseliyor. Su seviyelerinin yükselmesi sonucu denizlerdeki tuzlu su, nehirlerdeki tatlı suyla karışıyor. Bu tatlı suyu kullanan insanlar tarım yapamaz, içme suyu bulamaz hale geliyorlar. Böylece "iklim göçü" diye bir kavram ortaya çıkıyor. Tarım ve yaşam alanlarını kaybeden insanlar başka yerlere göçmek zorunda kalıyor. Sadece insanlar da değil, bitkiler de göçmek zorunda. Bu göçe ayak uyduramayan pek çok canlı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Nature dergisi yaptığı bir araştırmada 2050 yılında bir milyon türün ortadan kalkacağını söylemişti. Avrupa’ya ılıman iklimini kazandıran Gulf Stream sıcak su akıntısının yavaşlaması ya da durması sonucunda Kuzey Batı Avrupa’da, Sibirya benzeri bir iklimin ortaya çıkma olasılığı konuşuluyor. Bu yüzyılın sonunda deniz seviyesindeki yükselmenin 83 cm’yi bulması bekleniyor. Yükselen her bir cm, yüz katı kadar karasal alanın yok olması demektir.
Asıl önemlisi, insanların gözle görebildiği, ama küresel ısınmaya bağlayamadığı iklim değişikliklerinden söz edilmeli. Yani beklenmedik yağışlar, sel baskınları, sıklaşan hortumlar, kısaca yıpratan hava olayları bunlar. Ama bunu son 50-100 yıllık projeksiyonlardan baktığınızda görebiliyorsunuz.
Yaşadığımız son on yıl dünyanın en sıcak on yılı. 2003 yazı son 500 yılın en sıcak yazı olarak tarihe geçti. Ve o yaz Avrupa’da 40.000’e yakın insan öldü. Portekiz’de 2003 yılında meydana gelen yangınlar son 20 yılın en büyük yangınları, Alibeyköy’deki seller son on yılın en büyük yağışlarıyla meydana geldi. Bu tip rakamları birleştiğinizde iklim değişimini görebiliyorsunuz.
1997’de başlayan Kyoto süreci bugünlere nasıl geldi?
1997’den 2005’e kadar bu protokol hayata geçmiyor. İki neden var: Birincisi bu protokolün hayata geçmesi için 55’in üzerinde ülkenin imza atması, ikincisi de gelişmiş ülkelerin küresel emisyonlarının toplamının %55’i geçmesi gerekiyordu. Sorun çıkaran Çin, Rusya, ABD gibi birkaç ülke vardı. Çin protokolü imzaladı. O sırada Kyoto protokolünü imzalayan gelişmiş ülkelerin toplam emisyonları %44’leri bulmuştu. ABD imza atmayınca %55’e ulaşılamıyordu. Rusya’nın imzalaması süreci değiştirdi. Ama bu süreçte inanılmaz pazarlıklar yapıldı.
ABD neden imzalamadı?
Bunu ABD’de Bush’un iktidarıyla ilişkilendirmek lazım. Bush özellikle otomotiv, petrol, kömür lobileri tarafından desteklendi. İlk seçimlerde, bu sektörlerin yaptıkları bağışların %80-90’ının Cumhuriyetçi Parti’ye gittiğini biliyoruz. Bugüne kadar oyalama taktiği sürdürüyorlardı. Ama Rusya’nın protokolü imzalamasıyla birlikte ABD ve Avusturalya köşeye sıkıştı. Bu gelinen nokta çok önemli.
Protokolde ne tür mekanizmalar işliyor?
Üç tane ana mekanizma var. Temiz kalkınma mekanizması, emisyon ticareti ve ortak uygulama mekanizması. Taraf olan gelişmiş ülkelerin belirli kotaları var. Belli oranda arttırabilir ya da azaltabilirler. Bu hedeflere ulaşmak için, örneğin gelişmekte olan ülkelerde, temiz enerjiye yaptığınız yatırımları bile kendi hanenize artı değer olarak yazdırabiliyorsunuz. Ortak uygulama mekanizmasında yine geçmişte taraf olmuş ülkeler Fransa, İngiltere gibi, ortak çalışmalar yapabiliyorlar. Emisyon ticareti: Özellikle fosil yakıt kullanan ya da enerji kullanımı yüksek firmaların çıkaracağı emisyon miktarlarını sınırlıyor. İlk örneği bu yıl Avrupa Birliği'nde yaşama geçirilen emisyon ticareti, elektrik üreten 12 bin firmaya üretebilecekleri sera gazı emisyonları için belli bir kota veriyor. Örneğin, 45 bin ton karbondioksit üretmekle sınırlandırılmış bir işletme, 50 bin ton karbondioksit salınımına yol açmışsa, fazladan ortaya çıkan 5 bin tonu, emisyon indirimlerini başarıyla uygulamış diğer bir firmanın kotasını satın alarak karşılamak zorunda. Emisyon ticaretine sınırlama getiriyor Kyoto Protokolü. Yoksa "kirleten öder" ilkesine dönüşme şansı yüksek. AB 1 Ocak tarihinden emisyon ticareti yapmaya başladı. Karbondioksitin tonu 7-8 avro kadar. Bunların dışında araştırma geliştirme çalışmaları, yenilenebilir enerji kaynaklarının öne çıkması, enerjinin verimli kullanılması ve enerji tasarrufu gibi tedbirler var. Sulak alanların ve orman alanlarının korunması da cabası.
Peki kim denetleyecek bu mekanizmaların işleyip işlemediğini?
Yaptırımcı birim ve kontrol birimi. Kontrol Birimi, eğer ülkeyi belirlenen hedeflerden sapmışsa o ülkeyi uyarıyor. Eğer durum kötüyse yeni bir plan hazırlanacak. Protokolün biteceği 2012 yılında hedeflere ulaşılamadıysa, gelecek ikinci taahhüt yılında hem eski hedefe ulaşması, hem de emisyon azaltımını 30 kat arttırması gibi ağır yaptırımlar uygulanacak. Süreç içerisinde hedeflerden sapılırsa emisyon ticaretinden faydalanılması da engellenebilecek.
AB’nin bu protokolle bağlantısı ne durumda?
AB’nin genel bir hedefi var. AB %8’lik bir sera gazı emisyonu indirimini benimsedi. Ama AB içindeki ülkelerin arasındaki oranlar çok farklı. AB ülkelerinin yenilenebilir enerjilerle ilgili büyük hedefleri var. AB bu konu da oldukça iyi çalışmalar yürütüyor. 2010’a kadar elektriğinin %22’sini yenilenebilir enerjiden sağlamayı hedef koydu.
Kyoto protokolünün önemi nerede?
Kyoto elimizdeki tek araç. Bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösterecek. Bahsettiğimiz mekanizmalar işlemezse, ikinci taahhüt döneminde başka mekanizmalar ortaya çıkacak. Sera gazı emisyonlarını azaltan teknolojiler geliştirilecek ve ileride gereken daha büyük indirimler için yol ve yöntemler belirlenmiş olacak.
Türkiye ne kadar kirletiyor?
Türkiye’nin küresel emisyonlardaki payı yaklaşık %0.8. Dünya ortalaması kişi başına 3.9 tonken Türkiye’de üç ton. Ama bu rakamlardan emin değiliz. 1997 yılında çıkan çerçeve anlaşmasına geçen yıl taraf olduk. Bu anlaşma gereği Türkiye artık envanter raporlarını düzenli olarak vermek zorunda. Türkiye’nin son 10 yıldaki enerji yatırımlarına bakıldığında yapılan yatırımların hemen hepsinin fosil yakıtlara gittiğini görüyoruz. Çevre Bakanlığı’nın web sayfasında son dokuz yılda sera gazı emisyonlarının %65 arttığı yazıyor. Asıl rakamlar ortaya çıktığında, Türkiye’nin fosil yakıtlara olan eğilimi ve artışı bence herkesi korkutacak.
Türkiye bu sürece nasıl dahil olacak?
Türkiye hemen envanter raporlarını hazırlamalı. Bu raporla hangi kaynaktan ne kadar sera gazı emisyonu çıktığı ortaya çıkacak ve bu veriler elde edilir edilmez bir yol haritası ve tarih belirlenerek hazırlık yapılmalı. Bugüne kadar harcanmış bir 10 senemiz var. Bir de AB gibi bir hedefimiz var. AB dünyadaki iklim değişikliğine karşı mücadele etmeye karar vermiş ülkeler birliği. Kyoto Türkiye için yenilenebilir enerji sektörünü canlandıracak, istihdam sorununu giderebilecek ve herşeyden önce yeni Gökovalar ve Yatağan’lar yaratmayacak bir fırsat.
Kyoto protokolü kendi başına yeterli olabilecek mi?
Yerine daha büyük hedefleri olanlar konulana kadar devam edecek. Ama bir yanda da karşı karşıya kaldığımız çok net bir olgu var. Dünya bankası, EximBank gibi kuruluşlar tarafından nükleer enerji ve fosil yakıtlara dünyada her yıl toplam 300 milyar dolar kredi veriliyor. Bu kredi politikaları değişmedikçe, temiz enerji politikalarını hayata geçirmemiz gerçekten zor. Kyoto belki gelişmiş ülkelere yaptırımlar getiriyor ama gelişmekte olan ülkelerin payı gelecekte önem kazanacak. Çin’deki bir milyardan fazla insanın işe giderken toplu taşıma yerine özel araçları kullandığını düşünün, iklim değişimi için hiçbir şey yapamazsınız. Ortak kaynaklarımızı tüketmeye devam edersek, zaten kaynak yetersizliği olan dünyamızda göçleri, ekonomik ve sosyal yıkımları durdurma şansımız yok. Bütün bunları bu çok uluslu şirketlerin de fark etmesi lazım.
|