 |
Yapılan, yazılan, sahip çıkılan(!) tarih:
ÇANAKKALE

Araş.Gör. Barış Kaya
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Çanakkale Savaşları hakkında Türkiye toplumunun ilgisinin ve bilgisinin çok zayıf olduğu bir gerçek. Aslında çok uzun süredir yaşanan bu eksiklik belirli bir kesim tarafından hurafelerle doldurulup bilinç bir şekilde yönlendirilse de artık yavaş yavaş gerçek tarihin ortaya çıkmasıyla, yeni çalışmalarla doldurulmaya başladı. Bunun en son örneği Tolga Örnek’in çekmiş olduğu belgesel. Bu yazıda tarihten az bahsedilmesinin nedeni, bu çok önemli konunun bir iki sayfaya sığdırmak istenmemiş olmasıdır. Artık hazır verilen bilgiler yerine tarih hakkında bizim bir araştırma yapmamız gerektiği bir gerçektir. Günümüzde konuyla ilgili 400 ciltten fazla kitabın varlığı göz önüne alındığında, bunun için yeterli malzemenin olduğu daha iyi anlaşılabilir. Hakkında kesin bir verimizin olmadığı, yeterli dokümanlarımızın bulunmadığı konularda varsayımlara dayanmakla beraber, hatta ve hatta şehitlerimizin sayısının bile kesin olarak belirlenememesine rağmen burada adı geçen geçmeyen herkesin bir kahraman olarak kabul edilmesi gerekir. Eğer kahramanlarımızın birini bile atlıyorsak bu tarihe yapılmış çok büyük bir saygısızlık değil midir?
Burada özellikle vurgulanması gereken, o cephedeki herkesin gözünü bile kırpmadan ölüme gidişi, vatanları uğruna canlarını verişi ve düşmanına bile saygı uyandıracak mertliği göstermiş olmasıdır. Bir Türk askerinin yaralı Anzak’ı ateş altında sipere taşıdığı, yine bir İngiliz subayının deyimiyle artık esirlere su ve sigara önermenin gelenek haline geldiği Gelibolu Yarımadası bugün çok daha büyük ilgiyi hak etmektedir. Çanakkale, işte bütün bunlardan dolayı ‘centilmenlerin savaşı’ olarak adlandırılır.
Günümüzde binlerce insanın akın ettiği, hele hele 18 Mart Deniz Zaferi’nin bir bayram olarak kutlandığı günlerde Türkiye’nin dört bir yanından binlerce öğrencinin ziyaret ettiği Gelibolu’yu ne kadar tanıtabiliyoruz, ne kadar yaşatıyoruz, ne kadar yaşayabiliyoruz? Ama bunları sorabilmek için önce biz ne kadar biliyoruz tarihimizi – Gelibolu’yu?
Nusrat’ın mayınlarıyla sonlarını hazırladığı, Seyit Onbaşı’nın tek başına namluya sürdüğü mermiyle İngiliz zırhlısının batmasına sebep olduğu inanılmaz Deniz Zaferi: 18 Mart 1915. 16 dev savaş gemisinin ve irili ufaklı daha pek çok küçük geminin, 250’den az topla ve 11 sıra mayınla savunulduğu ve geçirilmediği Çanakkale Boğazı tarihin o güne dek gördüğü en büyük savaşa sahne oluyordu. Askerimizin başarısı, sadece düşmana karşı değil, doğaya, açlığa, susuzluğa karşıydı. Koca Seyit; kumandanına verdiği cevapla o devasa gemiyi batırdığını rapor etmiş, ne istediği sorulduğunda sadece biraz daha fazla azık diye cevaplamış, sonra da o fazla azığı siper arkadaşlarıyla paylaşmış kahramanımız...
Artık denizden geçemeyen İngiliz ve müttefiklerinin 25 Nisan’da karadan başlayan harekatlarında güneyde Yahya Çavuş ve askerlerinin İngilizlere ve gemileri River Clyde’a karşı koyuşu nasıl tasavvur edilebilir? Ya savaşın kaderinin değiştiği an: Mustafa Kemal’in 57. Alayı önce Conkbayırı’na sevk edişi, o sırada kendinin sırtlara tırmanan Anzak’ları önlerine kattıkları Türk askerlerini süngü takıp yere yatırarak durduruşu; ardından 57. Alayı Conkbayırı’nda "Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" diyerek savaşa katışı ve de her bir neferinin bu emri yerine getirmek için öne atılıp hayatlarını verişi?.. Evet... Bu emir, Mustafa Kemal, o savaşta oradaki tüm kumandanlar ve tüm Mehmetçik, bugünün Türkiye’sinin birer temel taşıdır...
Arada satırlara sığmayan bir Kurtuluş Savaşı’mız ve ondan sonra küllerden yeni bir devlet kurma aşamamız da en az Çanakkale kadar hatırlanması, artık gelin-kaynana tartışmalarına yenik düşmüş popüler kültüre daha baskın sunulması gereken yanımız değil mi? Modernleşme yarışına iki yüzyıl geç başlamış Türkiye’nin biz: ‘Çalışması değil, çok çalışması gereken evlatları’... Düzenli olarak bulunduğum yarımadada gözlemlediğim, yerlere çöp atan, birbirine hitap etmesini beceremeyen ve hak edenlere hak ettikleri saygıyı mezarlarında bile gösteremeyen biz... Ama sanırım bu sorguyu herkesin önce kendine yapması gerekli. Yeni kuşaklarımıza ne kadar aktarabiliyoruz değerlerimizi? Muhtemelen okumayı hiç sevmeyen Türkiye’nin bir masasına kahvaltı örtüsü olacak bu yazı, belki birilerine ulaşacak. Ama çığ hep ufak bir kar tanesinden doğar...
|
 |