 |
Don Kişot 400 yaşında
Don Kişot tam 400 yaşında ve hala gönülleri fethediyor ve hala Don Kişot’luk devam ediyor...
Cervantes’in başyapıtı olarak kabul edilen Don Kişot (Don Quijote), günümüzden tam 400 yıl önce 1605 yılında ilk kez yayımlanmıştı. Mançalı Don Kişot 1605 yılında bir sabah uyandı ve köhnemiş dünyanın kötülükleriyle savaşmak üzere, paslanmış zırhını giyerek yola koyuldu. Don Kişot yaşlı bir İspanyol soylusudur ve kendisini okuduğu romanlardaki şövalyelerle özdeşleştirmiştir. Yaşlı bir şövalye olarak paslı zırhını giyer, sevgili atı Rossinante’ye biner ve kötülüklerle savaşmak üzere yola koyulur. Ne Orman Şövalyesi’ni ne de devleri yenebilir ama ne geçmişin erdemli günlerinden vazgeçer ne de idealistlikten. Bu haliyle okuyucunun gönlünde taht kurduğu gibi, sözlüklere de "Don Kişot’luk" ya da "Don Quichottisme" olarak geçer. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde Don Kişotluk "Ortada gereklilik olmadığı halde kahramanlık göstermeye çalışmak" şeklinde açıklanmış. Oxford İngilizce Sözlüğü’nde "Gerçek olamayacak hayaller peşinde koşan" açıklamasıyla yer almış. Petit Larousse Illustre’ye göre "Gönlübol, idealist, erdemli, hayattaki haksızlıklara karşı savaşan ve bunları düzeltmeye çalışan davranış biçimi" olarak tanımlanmış.
Don Kişot 400 yıl boyunca hep konuşuldu, unutulmadı. Don Kişot’tan esintiler taşıyan operalar yazıldı, müzikaller yapıldı, Dostoyevski "Budala"sında, Gustave Flaubert "Madame Bovary"de ona atıfta bulundu. Pablo Picasso’dan Branko Bahunek’e uzanan yelpazede ünlü ressamlar tarafından resmedildi. Hakkında şiirler yazıldı. Bu şiirlerden biri de Nazım Hikmet’e aittir. Nazım dizeleriyle şöyle seslenmektedir Don Kişot’a:
"Ölümsüz gençliğin şövalyesi / ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına, / bir Temmuz sabahı fethine çıktı / güzelin, doğrunun ve haklının: / önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, / altında mahzun, fakat kahraman Rosinant’ı. / Bilirim / hele bir düşmeye gör hasretin halisine, / hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek, / yolu yok Don Kişot’um benim, yolu yok, / yeldeğirmenleriyle dövüşülecek. / Haklısın, elbette senin Dülsinya’ndır en güzel kadını yeryüzünün, / Sen, elbette bezirganların suratına haykıracaksın bunu, / alaşağı edecekler seni / bir temiz pataklayacaklar. / Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun, / sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin / ağır, demir kabuğunun içinde / ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek..."
Don Kişot’un yaratıcısı Miguel De Cervantes 1547 yılında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açtı. Ailenin yedi çocuğundan biri olarak düzenli bir şekilde okula gidemedi ve eğitimini kendi kendine tamamladı. Vergi tahsilatçısı olarak çalışırken, bir rivayete göre hapse düşmemek için Osmanlılara karşı düzenlenen Haçlı seferine katıldı ve İnebahtı Savaşı’nda kolunu kaybetti. Dönüş yolunda Türk korsanlara esir düştü ve Cezayir’de beş yıl esir hayatı yaşadı. İstenen fidyenin ödenmesi üzerine ülkesine döndü, donanmada memur olarak çalışmaya başladı, bütçenin açık vermesi üzerine hapse atıldı ve ünlü romanı Don Kişot’u hapishanede yazdı. Hapisten çıkınca çektiği parasızlıktan Lemos Kontu’nun himayesine girmesiyle kurtuldu. Cervantes’in yaşamı böylesine macera dolu olunca, yarattığı roman kahramanının Don Kişot olması daha kolay anlaşılabiliyor.
Tüm dünyada 400 yıldan bugüne dek süregelen Don Kişot sevgisi devam edecektir. Dünyadaki kötülüklere savaş açan, haksızlıklara karşı çıkan, sevdiği kadını yeryüzünün en güzel kadını olarak tanımlayan ve "Aşk kalbin tek kurtuluşudur" diyen yaşlı şövalyemizi sevmeyip ne yapacağız ki... Herkesin içinde bir parça Don Kişotluk vardır ve iyi ki vardır. |
 |